Avutamayanlar – Kazuo Ishiguro’nun Karakterleri

5 12 2010
Avunamayanlar bambaşka bir roman : İlk sayfalarından itibaren mekan, özellikle de zaman kavramlarının sürekli çarpıtıldığı, hatta yer yer olmadığı, saçma ögelerin bol bol kullanıldığı, içinde kendimizi kaybettiğimiz Kafkavari bir düş. Kurgunun zaman zaman hikayenin önüne geçtiği ve kurgunun çarpıcılığının ortaya çıkan eseri çekici yaptığı filmler görmeye uzun zamandır alışmıştık. Ancak kurgunun romanda bu denli başarılı kullanılışına o kadar sık şahit olmuyoruz. Bu metini yazmadan önce Avunamayanlar hakkında yazılmış eleştiri ve yorumlara gözattım : Neredeyse tamamı kurgunun kendisi hakkındaydı. Bence roman bunu hakediyor ama hikayenin kendisi de, en azından benim anladığım hali, konuşulmayı en az kurgusu kadar hakediyor.

Romanın baş kahramını, piyanist Ryder adı verilmeyen ama piyanistin hatta ebeveynlerinin daha önce bulunduğu çağrışımı yapan bir kente perşembe akşamı vereceği konser için gidiyor. Ancak ilerleyen sayfalarla beraber kentlilerin pek çok kişisel isteklerinin yanında, kentte yaşanan kültürel bozulmanın da sonlandırılması konusunda Ryder’dan büyük beklentileri olduğunu anlıyoruz. Ryder ise bütün beklentilerden habersiz oluşunun ötesinde kente gidiş, geliş ve konser günü dışında bu seyahatin programı konusunda tamamıyla bilgisiz. Bundan sonrası Ryder ve okuyucu için kurallarını bilmediği bir oyunu hem öğrenip hem de iyi oynamaya çalışmanın getirdiği sürekli bir baskı ve gerilim içinde geçiyor.

Hem beklentilerin fazlalığı, hem Ryder’in programı hakkında görüş sahibi olmayışı, programını öğrenmek ve/veya değiştirmek için yeteri kadar çaba sarfedemeyişi ve aynı zamanda kendi önceliklerini bir türlü netleştirememesi roman boyunca Ryder’ın ve okuyucunun yakasını bırakmayan bir stres unsuru oluşturuyor. Zaman hızla geçerken Ryder sürekli beklentileri karşılamaya çalışmakta, sorumluluklarını gerçekleştirmek için iyi niyet göstermekte ancak kendisi için önemli olanı, bunca olay silsilesi ve beklentinin içinde ayıklayamamaktadır. Örneğin bu denli önemli olduğu sıklıkla hatırlatılan bu konser için Ryder alıştırma yapmak üzere bir türlü zaman ayıramıyor. Benzer biçimde ebeveynlerinin bu konseri izlemek üzere kente geleceklerini düşündüğü halde bu konu ile ilgili planlamayı da gerçekleştiremiyor. Ryder’ın sürekli yanlış zamanda yanlış yerde oluşu, olması yereken yerlere zamanında yetişememesi bizlere roman boyunca bir kâbus hissi yaşatıyor. Kâbuslarda olduğu gibi hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz bir sıkıntılar zinciri yaşıyoruz Ryder ile.

Romanın kurgusundaki gerçeküstü ögelerin fazlalığı kimin kim olduğu konusunda bizi muallakta bıraksa da piyano konusundaki yeteneklerini sorulayan genç Stephan zaman zaman Ryder’ın gençliği çağrışımını yapıyor. Yine romanda gözden düşmüş daha ileri yaşlardaki piyanist ise Ryder’ın yaşlılığına işaret ediyor gibi görünüyor. Bu yaşlı piyanist başarısızlığı sonucunda karısını da kaybediyor. Bu romanda sıklıkla bize hatırlatılan bir tema: Başarılı olmayan insanlar istedikleri kişilerin örneğin ebeveylerin, eşlerinin ilgisinden mahrum kalıyorlar. İronik bir biçimde zaman zamansa bu başarı yüzünden de benzer kayıpları yaşıyorlar aslında. Romanda Ryder gerçeküstü bir alanda anlatıcı olduğu yaşın önceki ve sonraki halleri ile karşılaşıp, geçmiş ve geleceğine dair bir hesaplaşma yapmasa dahi, yazar bende farklı karakterlerin hikâyesi ile tek bir kişinin hikâyesini anlattığı izlenimini uyandırdı. Bu şekilde flulaştırılmış bir kurgu, romanda büyük bir merak unsuru ve sürükleyicilik yaratıyor. Ancak bu merak unsurunun çözümleneceği beklentisi ile kitabı okumak hem hayal kırıklığı yaratabilir hem de çok iyi bir kurgudan zevk almamızı engelleyebilir.

Kurgudan romanın özüne dönersek, roman avunamayan ve avutamayan karakterlerle dolu: Herkesin ilişkilerinden, ilişkide olduğu insanlardan ya da ilişiki kurmaya çalıştığı insanlardan çoğunlukla karşılanmayan beklentileri var. Örneğin Ryder’ın karısı ve oğlu olduğunu tahmin ettiğimiz karakterler nedense Ryder’in yaşantısında bir türlü önceliklendirilmiyor, farklı yerlerde hiçbir açıklama yapılmaksızın terkediliyorlar. Bir başka ilginç nokta ise Ryder’ın, yeni tanıştığı insanların isteklerini bile onları kırmaktan çekinerek yerine getirme eğiliminin, karısı ve oğlu söz konusu olduğunda yerini tereddüt etmeden kalp kırmaya bırakması. Ryder o ana dek kendisinden beklenenler konusunda hiç şikâyet etmezken, karısı ve oğlunun beklentileri söz konusu olduğunda, zalimliğe varan bir sertlikle beklentileri reddetmekten de çekinmiyor.

Ryder’ın oğlu hissi verilen karakterle ilişkisi de oldukça karmaşık: Kendi ebeveynlerinden özellikle sanatı ve yetenekleri konusunda yeterli desteği göremeyen Ryder, konserine gelip kendisini dinlemeyen ebeveyleri yüzünden çok acı çekiyor. Buna rağmen kendi oğlu ile de arasına benzer bir mesafeyi soğukkanlılıkla koyuyor ve asla oğlunun beklenti ve ihtiyaçlarını aklına getirmiyor. Oğlu ise babası ile kuramadığı yakın ilişkiyi, yine ironik biçimde kendi kızıyla yakın ilişki kuramayan dedesi ile karşılıklı telaffi etmeye çalışıyor. Başarı temasının Boris’in hikayesinde de yeri var: O da ebeveynlerini kabadayılardan kurtardığını hayal ederek onların sevgisini kazanmayı hedefliyor.

Romandaki kahramanların çoğunun hayatında kaçırılmış çok özel anlar var. O anda olsaydı pek çok sorunu çözeceğine inanılan ancak gerçekleşmediğinden, kahramanları sürekli sorgulamaya iten ancak kahramanların yine de eylemsiz kaldığı anlar: Gustav ve kızı örneğin, basit bir kırgınlığın üzerine bir ömür hatta Gustav ölüme giderken dahi konuşmamayı tercih edebiliyorlar. Kimsenin aklına konuşmak, konuşmayı iletişime dönüştürmek üzere kullanmak gelmiyor. Brodsky ve karısı benzer bir kaçırılmış anın üzerine bir daha biraraya gelemiyorlar. Herkes derin acılarını çözmek yerine, eski öfkeleri hatırlamayı ve derin kederlerinin içinde kaybolmayı tercih ediyor.

Bütün bunların yanında hayatın özüne değil şekline ait pek çok mesele ise karakterlerin yaşamlarındaki ana sorunu oluşturuyor. Örneğin Gustav ve arkadaşları görevlerini iyi yapmak konusunda gösterdikleri kararlılığı, harcadıkları zaman ve eforu, yaşamlarının daha sorunlu başka alanlarında göstermiyorlar.

Avunamayan ve avutamayanlar bizim gibiler: Sorunlarını hep belirsizlik penceresinden görüyor, kırgınlıklarını sahipleniyor ama çözümlerini sahiplenmiyorlar. Sürekli bir avunamayış ve avutamayışın içinde güzel bir kahvaltının ardından, gülümseyerek, hayatlarının geri kalanına iyi niyetlerle bakıyorlar…

ishiguro
Okura Önemli Not : Eleştiri ve öyküler www.altzine.net’te yayımlanmaktadır.