İçimizdeki Kahraman

4 01 2015

İnsanın kendisini tanımaya çalışması sanıyorum hem meşakkatli hem de kişinin kendisi için en merak uyandırıcı konulardan birisi. Hepimiz kendimizi birbirinden çok farklı binbir yöntemle tanımaya çalışıyoruz. Bir süredir de kurslar, kitapçıların kişisel gelişim kitapları bölümleri daha fazla bu ihtiyaca yanıt vermeye çalışıyor. İçimizdeki Kahraman da bizim içimizde var olan farklı karakterleri (kahramanları) farklı bir biçimde sınıflandırarak, bu kahramanları daha iyi tanımamızı böylece kendimizi daha iyi tanımamızı hedefliyor.

İçimizdeki Kahraman

Yazının devamını oku »

Reklamlar




Öykü Sevenlere – Kasabamız

2 11 2014

Ünlü eski kitapçılardan kitap toplama serüvenimde toplanan kitaplardan bir tanesi de “Kasabamız”. Yazarı, ABD’li Sherwood Anderson adını çok daha yakından tanıdığımız “Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck” gibi yazarların izlediği geleneğin babası sayılıyor.

Kasabamız

Yazının devamını oku »





Feminizm / Cinsiyetçi Baskıyı Sonlandırma Mücadelesi

1 11 2014

Feminizm

Dün alıp tatilin de etkisi ile hızla okuduğum “Feminizm” üstüne güzelleme…

NTV Çizgibilim serisine Kuantum ile dadandım ve çok hoşuma gitti. Bir konu hakkında bir şeyler öğrenmek ancak sadece hafif bir giriş yapmak niyetindeyseniz bu serideki kitaplar son derece iş görür.

Yazının devamını oku »





Haftanın Kitabı: İstanbul Nereye?

6 07 2014

İstanbul Nereye başucumda okunmayı neredeyse üç aydır bekliyordu. Benim olmayan nadir kitaplardan. Microsoft’taki çok çalışkan stajerlerimizden -kim kendisi Microsoft’ta çalışmaya başlayacak yazın sonunda- Sinem sayesinde tanıştım kitap ile. InstagramCapture_ded13c49-d7cb-40a1-b93e-1c789f290561_jpg

Yazının devamını oku »





Yağmurlu bir gün ve Elvada Tsugumi

28 06 2014

2006 yılında alınmış pek çok kitabım var. Ne okuyacağım hep aklımı kurcalar; Keyifli kitapların içinde kaybolmanın, son sayfalara yaklaşırken önlenemeyen hüznü. İyi kitap insanı mıknatıs gibi eve çekerken, başucundaki keyifsiz kitap da günlerce kitapla arandaki bağı koparabilir. Kısıtlı zamanın önceliği en iyi kitapları okumak değil midir?

Elvada Tsugumi

Yazının devamını oku »





Yarış / Koşu Stratejisi

3 02 2011

Bu haftaki konumuz yarış/koşu stratejisi.

Aylardır gerçekleştirdiğimiz muhteşem 🙂 hazırlıkların ardından, çalışmamızın meyvesini alabilmemizin yolu vücudumuzu ve öğrendiklerimizi yarışta/koşuda ne kadar iyi kullandığımızdan geçiyor.

Bu amaçla koşucuların kullandığı farklı stratejileri sizinle paylaşacağım. Hangisi size uygunsa o yöntemi kullanabilirsiniz. Koşu öncesinde seçtiğiniz stratejiyi uyguladığınız koşular yapmak ve mental olarak da stratejinizin kafanızda yer etmesi yararlı olacaktır.

Yazının devamını oku »





Yabancılığın Halleri

5 12 2010

Kaybın Türküsü

Kiran Desai’nin Türkçeye ilk çevrilen romanı “Kaybın Türküsü”, yazarın 2006 yılında Man Booker ödülü alan ikinci kitabı. Kiran Desai’yi öncelikle gazetelerin magazin eklerinde Orhan Pamuk’un sevgilisi olarak tanıdık, çok geçmeden de gazetelerin kitap eklerinde Türkçeye yeni çevrilen kitabıyla ilgili söyleşilerini okuduk.

Desai’nin romanı Hindistan topraklarındaki, Bhutan, Nepal, Çin ve Bangladeş’e oldukça yakın, zorlu konumu ve iklimiyle kitap boyunca içe içe olduğumuz Kalimpong’da geçiyor. Kitabın başkahramanlarından Kalimpong’u diğer kahramanlar kadar yakından tanıma, hatta diğer kahramanlardan çok daha fazla hissetme fırsatını buluyoruz. Kalimpong pek çok etnik kökenin beraberinde yaşadığı, daha zengin diye sınıflandırılabilecek kesimin göz alıcı doğası için yerleştiğini anladığımız, Himalaya sıradağlarının parçası, dünyanın üçüncü yüksek zirvesi Kançencunga’nın eteklerinde.

Roman 1980’li yıllarda, “Kalimpong’un kendi çılgınlığına hapsolduğu” dönemi anlatıyor: Kalimpong’un etnik kökenlerden Gurka’ların –Kuzey Hindistan’a yerleşmiş Nepal kökenli topluluk- Darjeling ve Kalimpong’u da içine alan bir coğrafyada bağımsız Gurka Land’i kurmak için hareketlendiği ve karıştığı dönemler. Kitabın özü yabancı ve yabancılık üzerine yoğunlaşıyor. Romanın başkahramanları Sai, Biju, Jemubhai Popatlal Patel –James Peter Peterson, JJP-, Gyan, Aşçı ve yan karakterlerinin ya kendi tarihlerinde yabancı olma, ya da yakınlarının yabancı olma deneyimleri dolayısıyla yaşadıkları yabancılık deneyimleri var. İngiliz sömürgesi olmuş,  fakir Hindistan’ın evlatları zor bir miras devralıyorlar. Desai bu zor hikâyenin yabancı olma halini,   Buji ve JJP ile bize yaşatırken, yabancılıkla ilgili çelişki ve isyanları da özellikle Gyan ile gözümüzün önüne seriyor. Roman yoğun yabancılık halleriyle dolup taşarken, Kalimpong’daki olaylar yüzünden, oraya yerleşmiş kahramanlarımız da birdenbire, kendilerini yaşadıkları topraklarda yabancı olarak buluyorlar.

Romanın odağındaki evin sahibi, yargıç JJP küçük bir köyde geleneksel biçimde yetiştiriliyor: “Oğlan sevgiden yiyeceğe her şeyin en iyisini alsın diye, ailenin kız çocukları mahrumiyete talim ettiler.” JJP babasının oğlunun yargıçlığına dair hayali için Cambridge’ye gidiyor. Köyünden çıkıp İngiltere’ye giden ilk genç olan JJP, hemen öncesinde yine geleneksel yöntemlerle evlendiği çok genç karısını da ardında bırakıyor. Bambaşka bir kültürün ortasında kendini bulan Patel hem maddi imkânlarının zorluğu, hem kendisinden beklenilenler, hem de yaşadığı aşağılanma sebebiyle büyük bir dönüşümün içine giriyor. “Gecenin bir yarısına kadar ara vermeden on iki saat çalışıyordu; bu içe kapanmanın etkisiyle can alıcı bir dönemde dışadönük cesurca bir atılım yapma fırsatını kaçırdı ve onun yerine, ödlekliğini ve ıssızlığını beslemeye koyuldu. Günden güne ağırlık kazanan bir yalnızlığa gömüldü. Yalnızlık alışkanlık, alışkanlık insan halini aldı ve onu ezip bir gölgeye çevirdi.” JJP beyazların yabancılara bakışını derin yaralar alarak öğrenir ve asla unutmaz: “Kendilerinde olan neyse, ondakinin yarısı kadar bile kötü olmadığına inançları tamdı.” JJP’nin yaşantısının geri kalanında sırtında taşıyacağı yükün başlangıcını Desai  “aklı böyle çarpılmaya başladı; kendine çevresindekilerden daha çok yabancılaşır, tenini acayip renkli, aksanını tuhaf bulur oldu” cümlesiyle özetler. JJP okulunu bitirip, güç bela Devlet Teşkilatında çalışma hakkını elde ederek Hindistan’a döndüğünde kendi ülkesinde de kaçınamayacağı yeni bir varoluş durumuna adım attığını fark eder: “Her zerresi bir yabancı –bir yabancı– olduğunu bağırıyordu.” James Peter Peterson olmayı tercih edecek JJP, Hindistan’a dönüşüyle, olmaktan hoşlanmadığı Jemubhai Popatlal Patel olmaktan kaçınamayacağını anlar. Geri dönüşünün ilk saatlerde, derisinin rengini açmak üzere kullandığı pudranın ponponunun karısı tarafından alınmasının ardından gerçekleşenler bundan sonra tanık olacağımız –artık hiçbir yerli- JJP’nin okuyucuya verdiği ilk ipuçlarıdır. Kendi çarpık bakışı çerçevesinde uygarlıkla, uygar olmayanın arasına sıkışmış JJP,  küçümsediği uygar olmama durumunun daha da ötesinde bir vahşilikle karısına tecavüz etmekte tereddüt etmez. Çelişkileriyle yüzleşemeyen JJP,  tecavüzü daha sonra defalarca tekrarlar. Karısıyla sadece aşağılayarak ve istila ederek iletişime geçerek, süreç içinde karısının ruh sağlığında kalıcı izler bırakır ve nihayetinde karısını baba evine gönderir. Ricaya gelen babası “Seni göndermemiz bir hataymış. Bize yabancı biri olup çıktın” diyerek Hintli JJP’nin Hindistan’daki yabancılığını teyit eder. Diğer bir deyişle JJP “modernliği ancak kendi için, o da öbürleriyle bağını tamamen kopararak” başarır. Karısının amcasının evinde doğurduğu kızını hiç görmez. Yaşlılık günlerinde de yaşamı boyunca içinde boğulduğu soruna samimi bir bakış atmamış gibi görünür. İngiltere’den tanıdığı arkadaşı “Aşağılık beyazlar. Yüzyılın tüm suçlarından onlar sorumlu” dediğinde, yaşantısında tek bir kez ve kendine rağmen, “EVET! EVET! EVET! EVET! Kötüydüler. Kötülüğün bir parçasıydılar. Ve biz nasıl çözümün bir parçası olduğumuzu iddia edebiliyorsak, aynı şekilde sorunun da bir parçasıydık” diyerek daha cesurca bir yorum yapar. Ancak bakışındaki bu anlık berraklık yaşantısına yansımaz. Bağnaz bir kararlılıkla bir daha tecrübe etmemeye çalıştığı aşağılanma onu yaşlılığında, Kalimpong kendi çılgınlığını yaşarken yine bulur. Yargıcın yaşantısının büyük bölümünde görmezden gelmeyi başardığı kendi sınıfından olmayanlar, sevgisini tek yönelttiği Mutt’u kendisinden alarak ilahi adaleti yerine getirir.

Sai JJP’nin reddettiği kızının, Hava Kuvvetlerinden Bay Mistry -“Pilot ve öğrenci, Zerdüşt ve Hindu”- ile yaptığı evliliğin meyvesidir. Annesi, babasının yaptığı evlenme önerisini “Bu aşkla geçmişin hüznünden ve hâlihazırdaki çocukça hayatının usandırıcı lığından sıyrılmaya fırsat bulduğu” için kabul eder.  Aşkları “her biri aynı yalnızlıkla bomboş,  her biri öbürünün yabancılığından büyülenmiş” oluşuyla hayat bulur. Sai annesi ve babasının Rusya’da geçirdiği yıllarda, manastırda öğrencidir. Annesi ve babasının bir trafik kazasıyla ölüşlerinin ardından, dedesi JJP’nin Hindistan’a dönüşünü hatırlatan bir mizansende dedesinin evine taşınır: O da üzerinde adresi yazılı bir teneke sandıkla gelir ancak o Hindistan’da yetişmiş bir yabancıdır. Reddettiği kızından olma torununa duyacağı hisler konusunda soru işaretleri olan JJP “Onda aşina bir şey vardı; aynı aksan ve tavra sahipti. İngiliz rahibelerin yetiştirdiği Batılılaşmış bir Hintliydi, Hindistan’da yaşayan yabancılaşmış bir Hintli” bakışıyla, ortak noktalarını tanımlar. Roman boyunca Sai karakterinde “yerli olmasına rağmen yabancı oluşa” tanık oluruz. Bizim Sai’nin yerli yabancılığını tanıdığımız satırlarda Sai ailesi dışında gördüğü tek genç erkeğe, matematik öğretmeni Gyan’a âşık olur. Aşkın Sai için anlamını “Romantik bir yaklaşımla aşkın, mutlaka arzu ve doyum arasındaki boşlukta yatması, doyumda değil yoksunlukta olması gerektiğine karar verdi. Aşkın, duygunun kendisinden çok onun sızısı, beklentisi, inzivası ve çevresindeki şeylerdi” cümlesiyle öğreniriz. Roman ilerlerken “kendine rağmen cesur” Gyan’ın girişimi ve tarafların “hafızasız korkuları” sayesinde yakınlaşırlar. Gyan’ın ilerleyen sayfalarda Gurka Land fikrine, başlarda yaşadığı kararsızlığa rağmen zamanla ısınmasına, ardından da taraftarı oluşuna tanık oluruz. Gyan da diğerleri gibi başka diyarlara gitmek ister: “Uçup gitmek, güle güle, ta-ta. Tarihten uzak. Ailevi zorunluluklardan ve yüzyılların biriktirdiği borçlardan uzak. Yürürken ansızın şu vatanseverliğin düzmece olduğu,  hüsran duygusuyla yapıldığı fikrine kapıldı.” Hareketin ivmesine kapıldıkça – “Bardaki tüm öfkeler onu selamladı, öfkesinin sırtını sıvazladı”,  “Takındığı birbirinden farklı roller, duyduğu utançlar, onu kabul etmeyen gelecek; hepsi birleşerek tek bir doğru meydana getirdi.” – Gyan bir sorgulamanın içine girer. Bu sorgulamada Sai, Gyan’ın konumlayamadığı, anlayamadığı çelişkilerin hedefi olur; Sai ile yaptıkları ilk kavga kopuşlarının başlangıcıdır : “Köle gibisiniz, öylesiniz işte; Batı’nın peşinden koşarak kendinizi küçük düşürüyorsunuz. Sizin gibi insanlar yüzünden hiçbir yere varamıyoruz.” Desai ardından bu aşkın tutunamayacağının ipucunu alaycı bir havayla bizle paylaşır: “İzleyicinin ümit varlığı ne şaşırtıcıdır; aşkın yokluğuna inanmayı hep inkâr eder.” Havanın birden sertleşmesini anlayamayan Sai “kendi duygularını uzlaştırmaya çalışır ama onları yumuşatamaz.” Taraf seçme konusunda telaşlı Gyan Sai’yi mahkûm ederek dengesini bulmaya çalışır: “Evet, Sai’yi reddetmesine çok şey borçluydu. Sai’nin başka bir dünyaya daracık bir çatlaktan sunduğu bakış, duruşunu belli etmeye yetecek kadar alan tanımıştı ona; pamuksu bir tarzda da olsa Sai’ye karşı duruşuyla yönünü bulabilir, hayatında başından beri sezdiği çelişkileri tanımlayabilirdi. Onu kendinden uzaklaştırmakla bir enerji doğuyor, bir amaç yontuluyordu.” Aşkın ilerleyen safhalarda aldığı şekli ise Gyan’ın bakışından görürüz: “Fakat aşk böyle akışkan bir şeydi işte. Onun kararsız bir nesne olduğunu, değişmez bir hakikat olmadığını yeni öğreniyordu.” 

Biju romanın geçtiği dönemde yabancılık diplomasını, “İnsanın arkasından alay ettikleri” İngiltere’de tamamlamış JJP’den farklı olarak, insanlarının “Yapmacık, o candan tavırları içi boş bir hoşça kal güle güleden ibaret” olan ABD’den alıyor. Yabancı olma durumunu deneyimlerinden en detaylı okuduğumuz, ABD’de kaçak yaşayan Buji, koşulları birbirinden kötü olan işlerde çalışırken, koşulları birbirinden kötü olan yerlerde barınarak bize kaçınamayacağımız bir yüzleşme yaşatıyor. ABD’ye gitmeden “Beyaz insanlar beyaz oldukları için temiz görünürler; ne kadar koyuysanız o kadar kirli görünürsünüz” düşüncesinde olan Biju bildiklerinin sınırlarını zorlayacak bir dönemden geçer. Buji’nin genellemelerin ürünü önyargıları, tanıdığı farklı milliyetlerden arkadaşlarıyla kişilere indirgendiğinde, kendi çelişkilerine rastlayıp, görüşlerindeki bütünlüğü kaybeder. “Yani Müslüman ve Pakistanlıları seviyordu ve Hindistan bütün bunların yanlış olduğunu görmeli ve Keşmir’i teslim etmeliydi, öyle mi?” Bu sorularla Biju kendisini yeniden keşfediyor: “Bu nefret alışkanlığı Buji’nin yakasını hiç bırakmıyor ve o da fark ediyordu ki, Hindistan’a herhalde büyük zarar vermiş beyazlara karşı korkuyla karışık bir saygı duyuyor, Hindistan’a hiçbir zaman hiçbir zararı olmayan başka herkese ise hoşgörüsüzce bakıyordu.” Kitaptaki en çıplak yoruma da Buji’nin yolculuğunda rastlıyoruz: “Çoğu zaman kahramanca bir eylem olarak takdim edilen şu göçmenlik meselesinin pekâlâ tersi de olabildiğini; Amerika’ya gidenlerin çoğunun bunu yüreksizlikten yaptıklarını; yolculuklarının cesaretle değil korkuyla tanımlanabileceğini; bunun gerçek anlamda hiç yoksulluk görmeyeceğiniz, vicdanınızın hiçbir şeye sızlamasının gerekmeyeceği bir yere firar etme yollu hamamböceklerine yakışır bir arzu olduğunu; orada hizmetçilerin, dilencilerin, müflis akrabaların isteklerini asla duymayacağınızı ve cömertliğinizin hiçbir zaman açıkça sorgulanmayacağını; karınıza, çocuğunuza, köpeğinize, bahçenize bakmakla kendinizi erdemli hissedebileceğinizi. Yerliler için bilinmedik bir yabancı olmanın rahatlığını yaşayıp yolculuğun bağışladığı bakış açınızı gizleyebileceğinizi. ”

Romanın yan kahramanlarından Lola ve Noni kardeşler ise etnik kökenler ve onların sahip olması gereken haklar konusunda çarpıcı tartışmalar yaparak, yabancı kavramının özünü sorguluyorlar. Daha ılımlı, söyleneni duyma eğilimli Noni “Nepallilerin belli ki derdi var. Çoğu kaç kuşaktır burada. Dilleri niye okullarda öğretilmesin?” derken, tutucu görüşlü Lola “Çünkü bu bahaneyle devlet olmak isteyebilirler. Orada burada ayrılıkçılar, teröristler, gerillalar, asiler, isyancılar, kışkırtıcılar.” diyerek karşı koyuyor. Ancak Lola’nın makro kozmosu düşünerek yaşadığı endişeler, mikro kozmoslarında –kendi bahçelerinde- gerçekleşiyor. Bu da hem yaşamın, hem de yazarın bize hediyesi olan ironilerin en çarpıcısıdır.

Desai’nin romanı geçmişe değil geleceğe ait. Hindistan’ın geçmişinde yaşadığı göçmenlik, kendi ülkesine dönüşteki yabancılık durumu küreselleşme sebebiyle artık büyük çoğunlukların deneyimi haline geldi. Etnik kökenlerin görmezden gelinmesi artık mümkün olmayan çeşitliliğini de anlamak bakış açımızın genişliği ile mümkün. Öyle hissediliyor ki hepimizin Lola olmaktan ziyade Noni olmaya ihtiyacı var.”

Romanın orijinal adı “Loss of Inheritance”. Belki diğer her şey gibi kaybı da miras alıyoruz. Bu miras bize atalarımızın ölümüyle değil, yaşamlarıyla ve duruşlarıyla bırakılıyor. Neyse ki bu mirası reddetme olasılığımız var: Yetişkin bireyler olarak atalarımızın öğrettiklerini beğenme, beğenmeme, kullanma, kullanmama şansına sahibiz. Her gün yeniden yaratılan dünyada asıl olan, atalarımızdan doğru bildiklerimiz çılgın bir bağnazlıkla tekrar etmek değil:  Genellemelerden kaçınarak, düşünerek, hissederek, kişilerin hikâyelerine yakınlaşarak kurgulamak. Zira Desai’nin deyişiyle “Azabı dindirecek hiçbir din, hiçbir devlet yok.” Ancak azabı dindirecek bizler varız!

Okura Önemli Not : Eleştiri ve öyküler www.altzine.net’te yayımlanmaktadır.