Türkiye Bisiklet Rotaları – Kırklareli Gezisi İkinci Gün

11 05 2013

Pazar sabahı kahvaltımızın ardından Kastro Plajından yukarı çıkmaya başladık. Çok geçmeden tüm akşam ve gece boyunca dinlediğimiz müzik yerini rüzgarın çok ince sesine, kuşlara ve ağaçların huzur veren hışırdamasına bıraktı. Neredeyse hiçbir arabanın geçmediği hafif inişli çıkışlı bir yolda pedalladıktan sonra Saray yönüne giden ana yola bağlandık.


Bu yolda da huzur içinde pedallamaya devam ettik. Ana gruptan biraz daha önde çıkmıştık yola. İlk vardığımız köy, Tekirdağ’a bağlı Bahçeköy oldu. Geniş bahçelerin içinde iki katlı bakımlı evleri ile Bahçeköy refahı yüksek bir köy izlenimi verdi bizlere. Hem yolu teyit etmek hem de su takviyesi yapmak için bir markette durakladık. Hemen yanında bir köy kahvesi ve kahvenin önünde oturan birkaç amca vardı. Ben bir çay istedim ve sohbete başladık. Bizlere Bulgaristan’dan göçmüş muhacirlerin çocukları olduklarını anlattılar. Ancak Bulgarca artık bilinmiyormuş. Hayvancılık eskiden yaygınmış, sadece bu köyün 1000 hayvanı vardı dediler. Ancak genel ve arazilerin kullanımına yönelik politikalar sebebi ile hayvancılığın kalmadığını, dolayısıyla köyde çok iş olanağı olmadığını anlattılar. İçeceklerimizden para kesinlikle almayacaklarını beyan ettiler ve almadılar da. Yaptığımız gezi çok hoşlarına gitti. Zaten itiraf etmek gerekirse, alışık olduğumuz Türk köylüsünden ziyade Türk aydınına benziyorlardı. Bu güzel doğa ve havada yolumuza çıkan bu güzel köydeki bu güzel karşılamanın verdiği ferahlıkla yola koyulduk.

Yolumuzun üstündeki ikinci köyümüz Güngörmez oldu. Güngörmez’de bizde Bahçeköy’dekine benzer hisler uyandırdı. Buradaki köy kahvesinde, bizden önce yola çıkan bisikletli arkadaşlarımıza rastladık. Ancak oyalanmadık: Benim ayran takviyemin hemen ardından Saray’a doğru pedallamaya başladık.

Saray girişinde Binkılıç, İstanbul tabelasının gösterdiği ayrımda durduk. Hem biraz arkadaşlarımızın toparlanmasını beklemek, hem de bir şeyler atıştırmak için durduk. Bu sefer de diğer bir lezzet olan Dardanel terayaki soslu tavuklu sandviç yemeğim oldu. Bayağı bir kişi bulunduğumuz noktaya gelince yeniden yola koyulduk. Önümüzdeki yol inişli, çıkışlı dengeli bir yoldu. Bir süre sonra yeniden yalnız kaldım. Ara ara arabaların geçtiği bu eski Kırklareli, İstanbul yolunda muhteşem doğanın ve havanın tadını çıkararak pedallamaya devam ettim. Önümde yokuşun tepesine çıktığını görüp sonra gözden kaybettiğim bir bisikletliyle uzun kilometreleri aramızdaki mesafeyi koruyarak kat ettim.


Yolda bir tane arabanın ezmiş olduğu bir yılana rastladım. Bir süre sonra da yeni ezilmiş ve can vermekte olan bir yılana. Özellikle bu görüntü aklıma kazındı. Hedefimiz 43. Kilometrede varacağımızı duyduğumuz Binkılıç köyüydü. Burada uzun soluklu yemek molası verilecekti. 43. Kilometre civarında bir köye gerçekten de ulaştık. Ancak köyün adı Safaalan idi. Kahveden de sorduk soruşturduk: Binkılıç bir sonraki köymüş ve yaklaşık 6 kilometre mesafedeymiş. Kahvedeki amcaların bir soluklanın, çayı biz ısmarlarız ısrarlarına teşekkür ederek yeniden yola koyulduk. Meğer ben yanlış anlamışım, Binkılıç’a 48. Kilometre civarında varacakmışız.

Nitekim İstanbul il sınırı tabelasını da arkamızda bıraktıktan bir süre sonra köye vardım. Çiçek Lokantasının orada da benden önce gelmiş bisikletli arkadaşlarımızla karşılaştım. Herkes köfte söylerken ben henüz acıkmamış olduğumdan salata ve ayran ısmarladım. Bir müddet sonra tüm bisikletliler ile yokuş ve inişlerden bayılmış olduklarından –normalde bisikletleri taşıyan – kamyona atlamış arkadaşlarımız da lokantaya geldi. Biraz da onlara takılmak için hemen fotoğraflarını çektik.


Binkılıç’ın güzel çay bahçesinde çayımızı da içtik. Çayımızı içerken çay bahçesinin önünde bir İETT durağı olduğunu fark ettik. Hatta o esnada gelen halk otobüsü Yenibosna’ya dek gidiyordu. Sabah Kırklareli’nden yola çıkıp, Tekirdağ’dan geçmiş ve evet İstanbul’a gelmiştik. Saatim 50KM yol yaptığımızı gösteriyordu, saat 14:00 civarıydı. Hedefimiz Subaş’ı köyüne 40KM daha pedallayacaktık. Hemen yola koyulduk.


Yolun bundan sonrası her şeyden önce giderek artan trafik oldu. Önce Aydınlar, ardından da Gümüşpınar köylerinden geçtik. Gümüşpınar’da topluca mola planlanmıştı ama kimseyi göremeyince devam ettim. Köyün çıkışında bir lastik patlaması durumunun yanında ben de mola verdim. Hem -sonuncu ve bu sefer – hindi fümeli Dardanel sandviçimi yedim hem de arkadaşlarımdan su takviyesi yaptım. Yolun bundan sonrası belirgin ölçüde artan trafik oldu. Bu trafiğe yakındaki taş ocağından malzeme taşıyan tırlar da eklendi. Gümüşpınar’da bir doğal kaynak suyu tesisi gördüm, adı da doğal olarak  Gümüşpınar’dı. Bir süre sonra başka bir köyde Altınpınar sularını görünce gülümsemekten kendimi alamadım. Aslında bu iki günlük rota boyunca bol miktarda doğal kaynak suyu tesisine rast geldik. Aklımda kalan en ünlüsü Istranca suyu oldu.


Gittiğimiz yollar hem trafik hem de ara ara karşımıza çıkan geniş bahçeli lüks konutlar dolayısıyla İstanbul’a yaklaştığımızı her an hissettiriyordu. Ancak İhsaniye köyünden gelen yolun eski Kırklareli-İstanbul yoluna bağlandığı noktadan itibaren, bir bisikletli için resmen trafik vardı. Bu bağlantıdan kısa süre sonra başlayan ve hep varlığını sürdüren piknik alanlarının kalabalığı ise önceki günden beri sürdüğümüz doğanın içinde keyifle varolma hissini benden alıp uzaklaştırdı. Yanımızdan geçen kimi araçlar baş parmaklarını kaldırarak ya da korna ile bizi tebrik ederken ya da yaptığımıza özendiğini gösterirken çok daha fazla araç bize o yolda olduğumuz için kızıyordu. Zaman zaman bu kızgınlık pencereden bağırarak, kimi zaman sinirli el kol işaretleri ile kendini belli ediyordu. Uzun lafın kısası artık pedallamak zevk olmaktan çıkmıştı ve yol saati 83KM’yi gösteriyordu. Yoldan biraz daha içerdeki Akalan yerleşim alanından sonra ise pedalladığımız yol Pazar akşamı eve dönen sabırsız İstanbullular’ın direksiyon salladığı herhangi bir yoldu. Hala yolun bitmesini dileyecek denli yorgun değildim ama trafik yüzünden kilometreleri saymaya başlamıştım.

Subaşı’na geldiğimizde bana seslenen arkadaşlarımın uyarısı eşliğinde bir lokantanın önünde durduğumda 89.4KM’deydik. Rotaya ulaşmak isteyenler için burası doğru adres (Yine saati başlatmayı unuttuğum için KM biraz daha az görünüyor). Öyle ya da böyle muhteşem bir doğada, muhteşem bir gezi olmuştu. Ben yine toktum. Yine sadece salata yedim. Yaklaşık 40 dakika içinde herkes toparlanmıştı. Herkes karnını doyurdu ve bu sefer bizim de ruh halimiz değişim geçirdi: Artık biz de evine varmaya çalışan sabırsız İstanbullular’a dönüşüp, otobüsle yola koyulduk…

Reklamlar

İşlemler

Bilgi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: