Gökçeada’da Tatil : Bisiklet ve Rum Köyleri

6 08 2011

Gökçeada’da bisiklet kullanmak çok güzeldi. Ancak gitmeden önce kurguladığımız gibi değildi : Mesala bizden başka bisiklet yapan yoktu. Ve belirli rotalarda araba trafiği fazla denebilecek düzeydeydi ve bir grup araba bir tatil yöresinde değil de otobanda gibi davranmayı tercih ediyordu. Burada dahi bisiklet kültürünün yaygınlaşmamış görünmesi üzücüydü.

Biz bisikletlerimizi beraberimizde götürdük. Gökçeada merkezde bisiklet kiralanacak yer gördük. Ancak kiralanan bisikletlerin ne olduğu konusunda çok fikrimiz yok.

Gökçeada’da bisikletle üç farklı rotada gittik. İlki kaldığımız yer olan Aydıncık’tan Gökçeada merkeze yaptığımız ziyaretti. Çok güzel olan bu yol da neredeyse hiç düz yol yok -aslında Gökçeada’da böyle bir şey yok-, neredeyse sürekli ciddi iniş ve çıkışlar yaptık. 20 kusür KM ama yorucu bir parkurdu. Yeri gelmişken Gökçeada merkezden, eski adıyla Panaghia‘dan bahsetmek lazım. Gökçeada merkezi maleesef çok çekici bir yer değil. Görmeye çok alışık olduğumuz orta büyüklükte bir yerlerşim birimi görüntüsünde. Özel bir kafe ya da yeme-içme mekanı da göremedik. Okuduğumuza göre eski dokusunu en çok koruyan mahallesi Çınarlı imiş. Bisiklet açısından değerlendirirsek, bir bisiklet tamircisi bulunuyor. Aynı zamanda merkeze 1KM mesafedeki benzin istasyonunda da -ki adadaki tek benzin istasyonu- lastik şişirme vs. işlerini gerçekleştirmek mümkün.

İkinci rotamız Aydıncık’tan Kapıkaya Plajı yönünde ilerlediğimiz rotaydı. Diğer bir deyişle adanın güney kıyısında yol aldık. Bu rota da çok güzel ancak yine çok inişli çıkışlı bir rotaydı. Bütün bu rotaların bizim için çok iyi bir güç antrenmanı olduğundan söz etmeye gerek yok. Bu rotada Gökçeada’nın görülecekleri arasında yer alan kaya mezarları bulunuyor. Kaya mezarları hakkında çok bilgi olmadığı gibi, onları gösteren tabela da yok. Ancak yol üzerinde taşlarla çevirili bir alanda yer alıyorlar. Bu rotamız da yaklaşık 30KM, yorucu bir rotaydı.

Sonuncu rotamız ise Rum Köyleri’ni de içine alan rotaydı. Direk olarak Aydıncık’tan çıkarak Rum köylerini dolaşmak çok ciddi bir mesafeye denk gelecekti. Bu sebeple arabayla bisikletleri merkeze götürdük ve pedallamaya merkezden başladık.

İlk durağımız Zeytinli köyü oldu. Burası merkeze 2-3KM uzaklıkta eski adıyla Aya Teodoroi olan bir Rum köyü. Köy diğer Rum köylerinde olduğu gibi dağların eteğine kurulmuşve önündeki geniş ovada zeytinlikler yer alıyor. Burada Madam’ın Dibek Kahvesi diye bir kafede kahve meşhur ancak biz denemedik. Rotayı yaptığımız gün değil ancak başka bir gün burada Cicirya adlı bir kafede kahvaltı yaptık. Cicirya aynı zamanda bir çeşit peynirli pide-böreğin adı. Biz kahvaltımızdan da mekanın sunduğu ovaya bakan görüntüden de memnun kaldık. Verimli ovaları seyretmek denizi seyretmek gibi huzur ve keyif veriyor.

Zeytinli’nin ardından Tepeköy’e doğru yola çıktık. Yolumuzun üzerinde çok güzel manzaralar sunan ve oldukça da büyük olan Baraj Gölü boyunca ilerledik.

Zeytinli’den yaklaşık 5 KM sonra önce yüksek bir tepeye kurulmuş Tepeköy-Agridia’yı, ardından da Tepeköy levhasını gördük. Tepeköy’e çok sıkı bir 3KM tırmanışın ardından vardık.

Sokakların arasında gezinirken bir yandan evlerin bakımlılığı, temizliği ve güzelliği dikkatimizi çekti. Bir yandan da evlerin önündeki yabancı plakalı arabalar. Sabahın o erken saatinde pek çok kişi evinin bakımına ilişkin işlerle meşguldü. Ara ara kısa sohbetler yaptık. Bu güzel taş evlere baka baka, güzel, ferah, neşe dolu Avrupa filmelerindeki kareleri andıran bir  köy meydanında vardık. Köy meydanında birkaç kişi hali hazırda oturmuş, Rumca sohbet ediyordu. Bizler de köy kahvesine oturup, birer çay içtik. Bu esnada tanıştığımız Cumhur Bey Rum kimliği ile en çok yaşayan köyün burası olduğunu iletti. Bizim de gözlemimiz o yönde olmuştu. Her sene 15 Ağustosta yapılan Meryem Ana kutlamalarına da özellikle Tepeköy ev sahipliği yapıyormuş. Zaten köylerde biraz daha fazla rastladığımız Rum nüfusunun, kutlamalar dolayısyla gelenler olduğunu öğrendik.

Erken başladığımız ve bol yokuşlu yolculuğumuz bizi acıktırmıştı. Köye tırmanırken de terasını gördüğümüz Barba Yorgo’ya gidip, kahvaltı ettik. Barba Yorgo’nun terasından öncelikle hemen önündeki üzüm bağını, ardından uzanan yeşil tepeleri ve nihayet biraz önce yanından bisiklet sürdüğümüz baraj gölünü görmek mümkün. Hem buranın hem de tüm köyün manzarası çok güzel. Barba Yorgo’da yaptığımız kahvaltı bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı : Bu denli doğanın içinde ve evrimli topraklardayken, küçük plastik kutularda, migrostan alınmış tereyağı ve reçel görmek çok hoşumuza gitmedi. Peynirler de malesef özel bir lezzet sunmuyorlardı. Ancak üzerine adanın kekiği serpilmiş sahanda yumurta ve tabağa iliştirilmiş iki dilim kavun bizi çok mutlu etti.

Tepeköy’ün çıkışında sola devam eden yolu takip ederek Çınaraltı’na vardık. Burada 625 yaşlarında tarihi bir çınar ve etrafında güzel çeşmeler -bugün çınarın etrafı çitle çevrelendiği için, bu çeşmeler kullanımda değil- ve bunları çevreleyen mesire yeri ile karşılaştık. Bu çeşmelere mi ayazma deniyor bilmiyorum ama güzel görünüyorlar. Uzun süer çınarı seyrettik. Gerçeten görkemli ve muhteşem bir ağaçtı. Güneş çoktan tepeye çıkmış, hava oldukça ısınmıştı. Ağacın verdiği gölge ve yanı başındaki su ilaç gibiydi. Burada bir takım kutlamalar da gerçekleştiriliyormuş.

Buradan da ayrılarak önce 3 KM’lik hızlı bir iniş ardından da 8 KM’lik genellikle yokuş olan bir mesafeyi kattettik. Güneş çok tepeye çıkmıştı ve bisikleti yokuşlarda kullanmak giderek daha da sıkıntılı bir hale geliyordu. Aldığımız sıvıya dikkat ederek, yolumuza devam ettik ve bir yokuşun ortasında görünen köy bizi çok mutlu etti. Ancak tabelasını görünce buranın bir sonraki durağımız Dereköy değil Şahinkaya olduğunu hayal kırıklığı ile anladık. Bu demekti ki ortasında durduğumuz yokuşu tırmanmaya devam. Biraz ileride sola kıvrılarak Laz Koyuna inen yolu gördük çok geçmeden de Dereköy’ün taş ve yine çok güzel evleri görünmeye başladı.

Dereköy, Rumca adıyla Shinudi, 1950 hanesi ile zamanında Türkiye’nin en büyük köyü imiş. Şimdilerde ise diğer köylere nazaran çok terkedilmiş duruyor. Köyün girişinde bir pansiyon vardı. Biz çok susamış olmamıza rağmen burada durmak yerine köy meydanını aramayı tercih ettik. Biraz sonra yanımıza iki haylaz küçük yanaştık. Bisikletlerimizle çok ilgilendiler, onlarla sohbet ederek köy meydanını bulduk ve basit köy kahvesinde soluklanmak için oturduk. Meydanda hemen karşımızda bir kilise vardı. Yine en uçtaki masada özenli giyimleri ile göze çarpan yaşlı Rum amcalar sohbet ediyorlardı.

Kahvede otururken şöyle bir olay cereyan etti : Çocuklar bizim bisikletlrimizi fena halde kurcalarken, köşedeki Rum amcalardan bir tanesi çocuğu kötü azarladı. Bizim haylazlar da amcaya cevap verdiler. Biz araya girip çocuklara susmalarını tavsiye ettik. Ancak burada asıl çarpıcı olan amcanın çocuklara değil de daha ziyade çocukların tavrındaki bir şeye, o tavırı sanki köyüne yakıştırmadığı için kızgınlıkla ve hoşgörüsüzlükle yaklaşmasıydı. Ben o azardan sadece köyünün bugün dönüştüğü hale çok üzüntü duyan ve bu dönüşümde de kabahatli gördüğü bir takım tavırları o anda bu çocuklarda ete kemiğe bürünmüş gören birisinin öfkesini hissettim.

Susuzluğumuzu bir parça giderişimizin ardından oldukça büyük olan ve zamanında köyün büyüklüğüne dair ipucu veren çamaşırhaneyi gezdik. Ana caddeye ilerlerken bugün otele dönüştürülmüş ilkokulu gördük. Üstüne üstlük otel reklamını öncesinde ilkokul olması üzerinden yapıyordu. Bunca güzel ve terkedilmiş görünen taş bina varken, ilk okulun neden otele çevirildiğini çok anlayamadık. Otelin tam karşısında yer alan yine çok bakımlı ve görkemli kiliseye gör attıktan sonra Gökçeada yönüne pedal sürmeye başladık.

Gökçeada’ya dönüş yolumuzun aksi istikametinde biraz ilerde Marmaros koyu ve şelalesi için sapak vardı. Biz öğleden sonramızı rüzgar sörfüne ayırmak istediğimizden geri döndük. Ancak bu yolun da, şelalenin de, koyun da çok güzel olduğunu duyduk.

Geliş yolumuzdaki tüm yokuş tırmanmalar biz yokuş aşağı inme ödülü olarak geri döndü. Tepeköy ile Zeytinli arasında sağa sapan bir tabela Kapıkaya Plajını gösteriyordu. Yine bu yolun da doğal güzelliklerle dolu olduğunu duyduk. Burada da tarihi bir çınar ve mesire yeri olan Karayolları çeşmesi bulunuyormuş. Yine bu sapaktan da dönmeden Gökçeada’ya devam ettik. Hem 40 kusür KM bisikletten hem de sıcaktan yorulmuş olarak merkeze, arabamıza vardık. Bu rotada su kaynağı konusunda hiç bir sıkıntı yok. Aslında adanın genelinde su sıkıntısı söz konusu değil. Sıklıkla güzel suları olan çeşmeler bulunuyor.

Bisikletle değil ancak farklı akşam üstlerinde Gökçeada’daki diğer iki Rum köyünü daha ziyaret ettik. Bahsi geçen tüm Rum köyleri koruma altında ve hepsinde de Tepeköy’deki gibi tarihi bir çınar bulunuyor.

Bir akşam ziyaret ettiğimiz Kaleköy, Rumca adıyla Kastro hem köyün güzelliği hem de manzarası ile göz dolduruyor. Kaleköy’de diğer köyler gibi dağ eteğinde kurulu ve çok verimli bir ovaya tepeden bakıyor. Manzaranın diğer güzelliği denizi ve aşağıda Kelaköy Limanını görebilmek. Son sürpriz ise denizde karşımızda duran Semadirek Adası. Yemek öncesiden Mustafa’nın Kayfesinde susuzluğumuzu giderdik ve onun hemen yanında yer alan bugün yıkılmış görünen kiliseye üzüldük. Güzel taş evler arasında dolaştık. Kaleköy güneş batışıyla ünlü: Gezimizin ardından Yakamoz restoranda yemek yiyerek, biz de bu güzelliği seyrettik.

Başka bir akşam da Kaleköy’ün tam karşısındaki tepeye kurulmuş Eski Bademli, Rumca adıyla Gliki. Eski Bademli denmesinin sebebi, aşağıdaki ovanın bir bölümüne Yeni Bademli köyünün kurulması. Biz uğramadık ancak burada bir de arkeolojik çalışma yapılan höyük yer alıyormuş. Eski Bademli’yi de büyük bir beğeni ve hayranlıkla dolaştık. Taş evlerdeki güzellik ve estetik çok hoşumuza gitti. Hele içinde yaşanan ve bakımlı olanlar pırıl pırıldı. Sanki biraz sonra bir iç mimarlık dergisi gelip fotoğraf çekecekmiş gibi yerli yerinde görünüyordu her şey. Güzel evlerin arasında tepeye doğru çıkarak tarihi çınara ve yine hemen yanındaki çeşmelere ulaştık. Burada yine yıkık dökük bir halde, eskiden zeytinyağı atölyesi olduğunu düşündüğümüz bir taş binaya rastgeldik.

Eski Bademli’nin de manzarası neredeyse Kaleköy’le aynı : Verimli bir ova, Kaleköy Limanı, deniz ve Semadirek Adası. Ancak burada bulduğumuz restoranden pek hoşlanmayarak, küçük bir gezinti ve yemek için Kaleköy Limanına indik. Son Vapur isimli sevimli restoranda yemeğimizi yedik. Yemeklere ilişkin olarak, ben daha fazla adalı lezzet görmeyi umardım. Diğer bir nokta da adanın el değmemişliği ile kıyaslandığında, fiyatlar son derece görmüş geçirmiş duruyor 🙂

Gökçeada’da geçirdiğimiz zamanı çok sevdik. Ancak Rum köyleri başka güzellikteydi. Bütün bu köyler bana kendimi Fransız ya da İtalyan filmlerindeki köyleri hatırlattı. Sanıyorum çok fazla Yunan filmi seyretmediğimden. 🙂 Ben Türkiye’de yaşayan bir Rum köyüne  rastlayabileceğimi bilmiyordum. Bu biraz da benim cehaletimden kaynaklı olabilir. Ancak gördükten sonra diğer her yerde olduğu gibi farklı etnik kökenlerin yarattığı bu kültürel zenginliğin bir yerlerde yaşamasının ne denli değerli olduğunu bir kere daha anladım .

Reklamlar

İşlemler

Bilgi

One response

16 06 2012
cakirca88

Yazı çok keyifli olmuş, açıkçası gökçeada’ya dair internette pek bir şey bulmak mümkün değil

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: