İran Gezi Notları – 5. Gün

22 03 2011

İsfahan, İsfahan eyaletinin baş kenti ve Tahran ile Meşhed’in ardından İran’daki üçüncü büyük kent. İsfahan Zayende Nehri üzerindeki köprüleri, geniş bulvarları, sarayları, camiileri ve meydanlarıyla ünlü. Bu sebeple de “Esfahān nesf-e jahān” deniyor. Yani İsfahan dünyanın yarısı. Güzelliklerinin yanında bu deyiş aynı zamanda İsfahan’ın pek çok farklı etnik köken ve kültüre ait insanlarının buluştuğu yer anlamında da kullanılmış.

İsfahan’ın bugünkü güzelliklerine katkıda bulunan iki dönem var : İlki Selçuklu döneminde Tuğrul Bey’in İsfahan’ı  başkent yapması. Selçuklular bu sayede pek çok düzenleme gerçekleştirmiş. Ancak kent altın çağına Safavi’ler döneminde ve özellikle Şah I: Abbas döneminde ulaşmış. Şah I. Abbas şehrin planlaması ve pek çok güzel yapının eklenmesinde baş rol oynamış. Şehrin en ihtişamlı döneminde nüfusu yarım milyonu aşıyormuş ve en  büyük şehirlerden bir tanesiymiş. 163 camii, 48 mescid, 1801 dükkan ve 263 hamam varmış o dönemde.

Şiraz’dan İsfahan’a varışımızın ardından gece geç saatlerde ihtişamlı otelimiz Abbasi Otel’e varıyoruz. Abbasi Otel Safavi’ler döneminde 300 yıl yapılmış bir kervansaray, sonrasında son derece lüks bir otel olarak renove edilmiş. Ortasında büyük ve çok güzel düzenlenmiş bahçesi, etrafını çevreleyen dörtgen binada ise odaları yer alıyor.

Otelimizin sadece bahçesi değil, otelin içinder duvarlarda yer alan tablolar, eserler de oldukça ilginç. Sanatsal değerleri tartışılabilir ancak bize İran hakkında bayağı bir şey söylüyor.


İsfahan’daki ilk durağımız şehrin 30Km dışında Linjan bölgesinde Pir-i Bakran köyü. Buraya gelmemizin sebebi aynı adı taşıyan Pir-i Bakran Türbesini görmek.  Doğrusu yapının dıştan görünen hali ilk aşamada neden geldik ki şimdi buraya dedirtti bana. Ancak içine girer girmez görüşüm hemen değişti.

Bu yapı 14. Yüzyıl, İlhanlı eserlerinden bir tanesi. Ünlü sufi şeyhi Muhammed ibn Bakran burada ölümünden önce ders vermekteymiş. Yapı bugünkü halini Muhammed ibn Bakran’ın ölümünün ardından almış. Bugün ise oldukça yıkık ve bakımsız gördüğümüz  yapıya dönüşmüş. Pir-i Bakran turistik bir bölge gibi görünmüyor. Rehberimiz orayı gezmemiz için bekçisini çağırıyor, o da kalkıp geliyor ve türbenin kapılarını bize açıyor.

İran’da görüp en çok etkilendiğim yerlerden bir tanesi Pir-i Bakran oldu. Yapının önemi iki nedenden kaynaklanıyor : Bir tanesi İran’da sufizm ile ilgili ilk yapılardan, diğer ise binadaki stüko işçiliği.

Stüko  alçı ve mermer tozunun başka malzemelerle karıştırılarak, meydana gelen harçla yapılan süsleme tekniğinin adı. İşte Pir-i Bakran’da bunun çok güzel örneklerine rastlıyoruz. Duvarlarda yer alan yazılar da Arap Kaligrafi tekniğinden Kûfi tekniği ile yazılmışlar.

Pir-i Bakran’ın ardından İsfahan şehir merkezine geri döndük. İlk durağımız bir güvercin kulesi oldu. Burada da bekçi bir yere kadar gittiğinden onu bekledik. İran’da gezmenin böyle çok sevimli tarafları var. Neredeyse hiçbir şey resmi ve mesafeli değil. Her şeyin içinde insana ait küçük problemler var ve bunlar anlayış ve sempatiyle karşılanıyor. Güvercin Kuleleri, güvercin beslemekten ziyade, güvercinlerin gübresinden yararlanmak için yapılmış yüksek kuleler. Üzerlerinde güvercinlerin girebilecekleri delikler var.

Ardından gene rehberimiz Sallanan Minarelerin bekçisini arayarak varışımızın gecikeceğini belirtiyor. Gösteri bizim için birazcık erteleniyor. Safavi dönemine ait Sallanan Minareler, 1316’da inşa edilen sufi Amu Abdullah Garladani türbesine soradan ek olarak yapılmış. Türbenin üzerine yükselen minareler 17 metre yükseklikte ve 10 metre mesafede. Gösteri esnasında görevli bir minareye çıkıp, minareyi sarsıyor. Diğer minarede olan zil de ses çıkarmaya başlıyor. Yani birini sarsarak diğerinde de sallanma yaratılıyor. Aslında sadece minareler değil tüm bina sallanıyor.  Zamanında bu sallantının, adına türbenin yapılmış olduğu sufi ile ilgili bir mucize olduğu düşünülürmüş.  İşin aslı ise defalarca araştırılmış. Sonuç yapının boyutları, minare ve yapının orantıları hatta binanın tuğlalarının yapısının bile sallantının iletilmesine katkı yaptığı.

Sallanan Minarelerin ardından Aseman Otelinin çatısında döner restoran olarak tasarlanmış Setareh restoranına gidiyoruz. Ve ilk defa şehrin güzelliğini ve planlamasını burada farkediyoruz. Gerçi restoranın dönme hızı biraz yüksek, ancak bu da bize oturduğumuz masadan 360 derecelik manzarayı farketme imkanı veriyor. Kente inanılmaz güzellik katan Zayende Nehrinin de, kenti nasıl dolaştığını burada açıkça görüyoruz. Zağros dağlarından doğan Zayende aynı zamanda üzerindeki pek çok güzel köprüsüyle de kenti taçlandırıyor.

Karnımız tok bir başka ihtişamlı -ve yine benim İran’da en çok etkilendiğim yerlerden birine- Cuma Camii’sine (Mescid-i Cuma) gidiyoruz. Cuma Camii, UNESCO Dünya Mirası listesinde. Bir İslam Mimarisi müzesi olarak da düşünülebilir.  Bugünkü Cuma Camii’nin yapımına  Büyük Selçuklular döneminde Melik Şah zamanında başlanmış. Çok geçmeden Selçuklular’ın sevdikleri hayat ağacı figürüne bir mihrapta rastlıyoruz.

Cuma Camii’lerini daha önce yazmıştım. Belli bir döneme kadar bir şehrin bütün halkı cuma nazamlarını tek bir camiide kılarlarmış. Camii’nin hem adı hem de görkemi sanıyorum buradan kaynaklanıyor.

Cuma Camii, İran’da hala ayakta kalan en eski camilerden. İran’da örneklerine sıkça rastladığımız dört eyvanlı yapıda. Camii’nin kuzey ve güneyinde de kubbeli yapılar var : Camiinin güney -MelikŞah- kubbesi ünlü Selçuklu Veziri Nizam-ül Mülk tarafından yaptırılmış ve zamanının en büyük kubbesi imiş. Onun ardından gelen vezir Tac-ül Mülk de kuzey -Terken Hatun- kubbesini yaptırmış. Bir başyapıt olarak nitelendirilen bu kubbe Haki Gümbet -farsça kubbe- olarak da anılıyor. İki kubbe arasında 125m mesafe ve arada da eyvanlı avlu vardır. Büyük Selçuklular’ın ardından dinsel alandaki gelişmeler, yer ihtiyacı, değişen beğeniler doğrultusunda pek çok ekleme ve değişiklik görmüş. Sırasıyla İlhanlılar, Muzafferiler, Akkoyunlular  ve Safaviler camiiye katkıda bulunmuşlar.  Bu sebeple en eski versiyonu 8yy. dayanan, ancak yangın sonrası 11.yy’da yeniden yapımına başlanan camii İran mimarisinin sıkıştırılmış bir gösterimi gibi imiş. Bütün eklemelerin sonrasında camii dıştan dışa 140m*170m büyüklüğüne ulaşmış.

En etkileyici bölümlerden bir tanesi olan stüko mihrap ise 1310’da Moğol İmparatoru Olcaytu tarafından yaptırılmış.

Safavi’lerin katkıları ise daha çok dekorasyona yönelik olmuş : Mukarnas – İslam sanatında mimari yapılarda görülen geometrik bir bezeme çeşididir. Yüzeysel bezemede prizmatik öğeler yan yana ve üst üste gelerek oluşturulur-, çinili eklemeler ve minareler.

Cuma Camii çok etkileyici bir yer, öyle ki anlattıkça anlatasım geliyor. Ama burada durmak blog’un selahiyeti açısından daha yerinde olacak 🙂

Camii’nin ardından Zayende kıyılarına ve üzerinde yer alan ünlü köprülere doğru yol alıyoruz.

Zayende kıyılarında gittiğimiz ilk köprü, Şehristan Köprüsü -Pol-e Shahrestan- aynı zamanda en eski köprü : Sasaniler döneminde 12.yy’da yapılmış. 100 metre uzunluğundaki köprü 11 kemerli.

Bir sonraki durağımız Khaju  Köprüsü –pol-e khajoo– ise İsfahan köprülerinin içinde en ünlüsü. 23 kemerli, 105 metre uzunluğunda ve 15 metre genişliğinde olan köprü aynı zamanda baraj olarak da düşünülmüş. Şah II. Abbas tarafından 1650 yılında Safaviler döneminde yaptırılmış.

Köprünün üzerinde Şah’ın manzaranın keyfini çıkardığı bir bölüm bulunuyormuş. Köprünün teraslarını da manzaranın keyfini çıkarmak için herkes kullanabiliyor.

Gezimizin bugünkü son durağı ise Allahverdi Han ya da 33 Kemer Köprüsü -Sio Se Pol- diye de adlandırılan köprü. Bu da Şah I. Abbas tarafından 1602 yıllarında yaptırılmış, 300 metre boyunda ve 14  metre genişliğinde. Yine baraj olarak da kullanılıyor. Köprü şehrin en ünlü bulvarını Chahar Bagh (Dört bahçe), Ermeni mahallesi Jolfa’ya bağlıyor. 3 katlı köprünün yanında çay evleri de yer alıyor.

Güzel otelimize dönüp, güzel bahçesinde malesef kötü bir yemek yiyoruz 🙂 Açık büfenin hem seçenekleri az hem de çok İranlı tatlardan oluşuyor. Yemeğin ardından hep beraber Naks-i Cihan Meydanının yanında yer alan bir çay evine gidiyoruz. Yürüyerek gerçekleştiridğimiz yolculuk gerçekten de Şah I. Abbas’ın şehri ne denli modern planladığı konusunda daha iyi fkir veriyor. Yeşillikli, geniş bulvarlardan geçiyoruz. Ancak görünüşe aldanmamak lazım, trafik felaket: İranlı sürücüler hepimiz bir çizgi filmdeymişçesine kullanıyorlar araçlarını. Gözünüzün içine bakarak üzerinize sürüyorlar. Sanki canımız yok, sanki kaza olunca sadece popomuzu kaşıyarak ayağa kalkacakmışız gibi 🙂

Çay evinde nargile de servis ediliyor. Çay evi saat 10 gibi, erken saatte kapanıyor. Aileler ve bekar erkekler için farklı bölümleri var: İnsan bekar erkekler için ayrılmış bölümden geçerken korkuyor; kötü bakışlı, kötü düşünceli bir alay erkek bitişik düzen sıralanmış sandalyelerinde gözleriyle gelen geçeni yiyor. Bu noktada kadın ve erkeği birbirinden tecrit ederek düzene ve eredeme ulaşmaya çalışan düzenin neresi hangi düzeni sağlıyor demeden edemiyor insan….

Şiraz’dan İsfahan’a varışımızın ardından gece geç saatlerde ihtişamlı otelimiz Abbasi Otel’e varıyoruz. Abbasi otel Safavi’ler döneminde 300 yıl yapılmış bir kervansaray, sonrasında otel olarak renove edilmiş.
Reklamlar

İşlemler

Bilgi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: