Kısıtlı Ânın Ekonomisi

5 12 2010

Hızlı adımlarla yürüyen kadını gördüğünde gözlerini ondan alamamıştı. Önce cipini aceleci ve biraz da beceriksiz manevralarla parketmiş, aracından indikten sonra da kaygılı bir yüzle hızlı, her adımda daha da hızlı yürümeye başlamıştı. İncelikli bir tasarımın eseri olan altın takıları, bej rengi şık tayyörü ve kusursuz aksesuar seçimiyle çalışan bir kadını andırıyordu; aslında en çok yüzündeki telaş kimliğini ele veriyordu. Ağacın altındaki bankta bekleyen adam, neyi beklediğini unutmuş; bu sıcak havada kadının aceleci ancak zarif adımlarına takılmıştı. Kadın ara ara araştıran gözlerlerle okulun çıkış kapısına bakıyordu. İnce vücudu, yüzündeki diğer bütün baskın duygulara rağmen parıldayan masumiyeti ve kırılgan görünüşüne dalarak, kadının nasıl bir yaşantısı olduğunu düşündü adam. Ve o yaşantının içinde olmak istedi. Kadın caddeye adımını atmıştı bile. Hareketleri o kadar çabuktu ki adam da takip edememişti kadının caddeye adımını attığını, diğer yönden gelen araç da! Adam aracın kadına çarpacağı fikriyle irkildi, ancak kadın son anda geriye bir hamle yaparak kazadan kıl payı kurtuldu: Araba hızla yoluna devam etti. Ancak kadın öylesine şaşkındı ki geriye attığı adımın ardından kıpırdayamamıştı bile. Adam kadına doğru koştu, tepede parlayan güneşi bile hissetmiyordu. O anda karşı kaldırımdaki okulun çıkış kapısından kaza ihtimalini izlemiş iki masum ve beyaz yüzü farketti. Şaşkınlık ve korkuyla donakalmıştı kızlar. Kadının yanına vardığında, bir daha bırakmayacağını düşünerek kadının ellerini ellerinin içine aldı. “Korktunuz, biraz sakinleşmek için buyrun, şuradaki bankta biraz dinlenin” dedi. Kadın adamın yüzünü ve duyduğu cümleleri birleştiremiyormuş gibi bakıyordu, yine de adamı takip etmekte tereddüt etmedi.

Adam kendisini yabancısı olduğu caddede bulduğunda şaşkınlıkla etrafına göz gezdirdi. Üzerindeki ceketle üşüyordu şimdi. Bir an önce okulun sokağını bulması gerektiğini düşündü. Omuzuna dokunan elle irkilip arkasına döndüğünde takım elbiseli adamı gördü. “Süreyya Bey okula gitmemiz gerekiyor” dedi adam. Kendisinde hiçbir çağrışım yapmayan adamın yüzüne baktı. “Hemen gidelim, ben de onu görmek istiyordum” dediğinde takım elbiseli adam “Buyrun” diyerek kaldırımın kenarına parketmiş aracın kapısını açtı. Sevimsiz binaların içindeki bir başka sevimsiz binaydı okul. Okulun öğrencileri çoktan dağılmıştı. O sırada farketti iki masum, beyaz ve bekleyen yüzü. Şaşkınlık ve kaygı içindeydi kızlar. İki farklı boyda kızın kendi yaşlarına çok büyük gelen bir endişeyi sırtladıklarını düşündü.

Hızlı adımlarla yürüyen kadını gördüğünde gözlerini ondan alamamıştı. Önce cipini aceleci ve biraz da beceriksiz manevralarla parketmiş, aracından indikten sonra da kaygılı bir yüzle hızlı, her adımda daha da hızlı yürümeye başlamıştı. İnci küpeleri, krem rengi şık tayyörü ve kusursuz aksesuar seçimiyle çalışan bir kadını andırıyordu, aslında en çok yüzündeki telaş kimliğini ele veriyordu. Metro çıkışındaki ağacın yanında bekleyen adam, neyi beklediğini unutmuş; bu sıcak havada kadının aceleci ancak zarif adımlarına takılmıştı. Kadın ara ara araştıran gözlerlerle okulun çıkış kapısına bakıyordu. İnce vücudu, yüzündeki diğer bütün baskın duygulara rağmen parıldayan masumiyeti ve kırılgan görünüşünde, nasıl bir yaşantının izleri olduğunu merak etti adam. Ve o yaşantının içinde olmak istedi. Kadın caddeye adımını atmıştı bile. Hareketleri o kadar çabuktu ki adam da görememişti kadının caddeye adımını attığını, diğer yönden gelen araç da! Araç kaşla göz arasında acı bir fren sesiyle durdu. Kadının vücuduna çarpan aracın sesi, etraftan yükselen şaşkınlık seslerine ve bu çarpışmayı önlemek istercesine atılan çığlıklara karıştı. Adam caddeye doğru hareketlenirken nedense gözüne ilk çarpan şey karşı kaldırımdaki okulun çıkış kapısından kazayı izlemiş iki masum ve beyaz yüz oldu. Şaşkınlık ve korkuyla donakalmıştı kızlar. Adam kadının başına toplanan kalabalığın yanına vardığında kadının konuştuğunu duydu: Kendisine birşey olmadığını söylüyordu. Kalabalığı yararak eğildi, bir daha bırakmayacağını düşünerek kadının ellerini ellerinin içine aldı. Kararlı ancak şefkatli bir tavırla kendisini iyi hissettiğini söyleyen kadını hastaneye gitmeye ikna etti. Bu kırılgan yaratığın ayağa kalkmasına ve arabaya binmesine yumuşak hareketlerle yardımcı oldu.

Adam kendisini yabancısı olduğu caddede bulduğunda şaşkınlıkla etrafına göz gezdirdi. Üstünde bir pardesü vardı şimdi. Bir an önce hastanenin sokağını bulması gerektiğini düşündü. Omuzuna dokunan elle irkilip arkasına döndüğünde takım elbiseli adamı gördü. “Süreyya Bey hastaneye gitmemiz gerekiyor” dedi adam. Kendisinde hiçbir çağrışım yapmayan adamın yüzüne baktı. “Hemen gidelim, ben de onu görmek istiyordum” dediğinde takım elbiseli adam “buyrun” diyerek kaldırımın kenarına parketmiş aracın kapısını açtı. Etrafı duvarlarla çevirili, yeşillikler içindeki binanın kapısından girdiğinde birincisi bu hastanenin çok pahalı bir hastane olması gerektiğini , ikincisi bir hastane için gereğinden fazla sessiz olduğunu ve sonuncu olarak da yine bir hastane için fazlasıyla dışa kapalı olduğunu düşündü. Yapay bir dinginlik sızıyordu etrafa. Kendisini getiren şöför dışarda beklerken, bir hemşire kolunu hafifçe tutarak onu yönlendirmişti. Kadını göreceği umuduyla direnmeden hemşireyi takip etmişti. Sessiz ve karanlık odada yatağın başucundaki cılız ışık sadece kadının başını aydınlatıyordu. Adamın girişini gördüğünde kadın yapabildiği tek hareketle, başını diğer yana çevirip, gözlerini yumdu. Adam yatağın tam karşısındaki koltuğa oturdu ve sessizlik içinde, uzayıp giden zamanı izledi. Kendi sıkıntısı içinde boğularak dışarı çıktığında sadece beş dakika geçmişti.

Hızlı adımlarla yürüyen kadını gördüğünde gözlerini ondan alamamıştı. Önce cipini aceleci ve biraz da beceriksiz manevralarla parketmiş, aracından indikten sonra da kaygılı bir yüzle hızlı, her adımda daha da hızlı yürümeye başlamıştı. Safir küpeleri, kırık beyaz şık tayyörü ve kusursuz aksesuar seçimiyle çalışan bir kadını andırıyordu, aslında en çok yüzündeki telaş kimliğini ele veriyordu. Kafenin ağaç altındaki masalarından birinde oturan adam, ne yaptığını unutmuş; bu sıcak havada kadının aceleci ancak zarif adımlarına takılmıştı. Kadın ara ara araştıran gözlerler okulun çıkış kapısına bakıyordu. İnce vücudu, yüzündeki diğer bütün baskın duygulara rağmen parıldayan masumiyeti ve kırılgan görünüşünde, nasıl bir yaşantının izleri olduğunu merak etti adam. Ve o yaşantının içinde olmak istedi. Kadın caddeye adımını atmıştı bile. Adam o anda karşı yönden gelen aracı farketti. Adam kendinden beklenmeyen bir çeviklikle caddeye fırlayıp kadını kollarından yakalayıp geriye çektiğinde, araba da fren yaparak durmuştu. Adam başını kaldırdığında gözüne ilk çarpan şey karşı kaldırımdaki okulun çıkış kapısından kazayı izlemiş iki masum ve beyaz yüz oldu. Şaşkınlık ve korkuyla donakalmıştı kızlar. Adam kollarının arasında kıpırdamayan kadına bakarak “Korktunuz, biraz sakinleşmek için buyrun, şuradaki kafede bir su içirelim size” dedi. Kadın adamın farkına ilk defa vararak uzun uzun adamın yüzüne baktı, sonrasında kendini teslim eden bir boyun eğişle adamı takip etti.

Adam kendisini yabancısı olduğu caddede bulduğunda şaşkınlıkla etrafına göz gezdirdi. Çok, çok soğuktu. Bir an önce kafenin sokağını bulması gerektiğini düşündü. Omuzuna dokunan elle irkilip arkasına döndüğünde takım elbiseli adamı gördü. “Süreyya Bey kafeye gitmemiz gerekiyor” dedi adam. Kendisinde hiçbir çağrışım yapmayan adamın yüzüne baktı. “Hemen gidelim, ben de onu görmek istiyordum” dediğinde takım elbiseli adam “Buyrun” diyerek kaldırımın kenarına parketmiş aracın kapısını açtı. Gözlerden uzak, izole ve bir serayı andıran kafeye vardıklarında neredeyse boş masalara göz gezdirdi. Uzaktaki masaların birinde oturan kadın ve adama baktı. Masanın üzerindeki ses kayıt cihazını, kadının üzerindeki saten, parlak, iddalı mavi renk blüzu ve kadının davetkar tavırlarını uzun uzun izledi. “Filmlerim hayallerimdir,” diyordu Süreyya. Bu cümlenin hem isteklerini, hem de kendi entelektüel potansiyelini en doğru şekilde ifade ettiğini düşünürdü hep. Aynı zamanda içinde hayal geçen cümlelerin kadınların gönüllerini çeldiğini de bilirdi. Genç kadın yaşından da genç davranmayı seviyordu. Cilveli olmanın sırrının yaşından daha genç davranmak olduğunu sanan kadınlara mesafesi olmuştu hep. “Bir sonraki hayaliniz ne olacak?” diye sordu Nil, gözleri ışıldayarak. “Zamansız bir film” diye cevapladı Süreyya. “Neden zaman yok?” diye sorgulamaya devam etti Nil. “Zaman olmazsa hız da olmaz, karmaşa da” dedi Süreyya. Nil samimi bir kahkaha ile cevap verdikten sonra, buz gibi bir sesle “o zaman ölümsüz bir hayal kurmanız gerekir” dedi. Süreyya hazırlıksız yakalanmıştı, bu yanıtı beklemiyordu. O anda Nil bu buluşmadaki ana çizgisine, o saran sarmalayan, bırakmayan tavrına geri döndü. “Zaman olmasın istiyorsanız, bana gidelim, size bir içki ikram edeyim, zamanı tamamen unutalım” dedi. Nikah yüzüğüyle oynayan Süreyya birden bu kadınla birlikte olmanın tatlı bir jöle gibi olacağını düşündü. Yüzüğüyle oynamayı bırakıp, saatine baktı. Kızları okuldan almak için hali hazırda bile geç kalmıştı. “O zaman karımı arayıp, kızları bugün okuldan almasını söyleyeyim, sıra bendeydi ama…” diye gülümseyerek Nil’i aşağıdan yukarı süzdü. O anda gördüğü tatlı bir jöleydi..

Okura Önemli Not : Daha fazlası için www.altzine.net


İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: