Johari Penceresi

5 12 2010

Esav’ın yaşantısında çok fazla dramatik öge yoktu aslında: Örneğin annesi kendisini doğururken ölmemişti. Ya da aile ağacında kayıp bir kardeş yoktu. Babası  çocuklarının başını okşamayı öğrenememiş sert adamlardan değildi. Yokluk içinde büyümemişti kesinlikle. Az çok herkesinki gibiydi yaşamı. Gerçi hikayesini özel kılan bir ayrıntı vardı: Annesi ve babası çok uzun zaman beklemişledi Esav’ı. Ve ikiziyle beraber dünyaya gelişi ailesi için tam bir lütuf olmuştu.

İkizi Yakup’la çok iyi anlaşırdı. Yakup iri yarı, boylu poslu, çok yakışıklı bir çocuktu. Zekasına, yeteneklerine hayran olmamak mümkün değildi. Esav, Yakup’u sevmemek için insanın aklını kaçırmış olması gerektiğini düşünürdü.

Esav yüksek okulu bitirdiğinde çok oyalanmadan askere gitmiş, o ana dek hiç ayrılmadığı nişanlısıyla birbirlerine gönderdikleri mektuplar ona romantik, sonu kesinlikle iyi bitecek güzel bir hikayenin bir parçası olduğu hissini yaşatmıştı. Belki de bu yüzden askerliği o denli zor geçmemiş, hatta ardında güzel diyebileceği anılar bırakmıştı. Gülşah’la kavuşmaları dönüşünün en tatlı yanıydı. Ufak boylu, boyu boyuna, huyu huyuna uygun bu balık etli kızın mütevazi kişiliğini çok seviyordu. Karıncayı bile incitemeyecek denli merhametli, şefkatli bir kızdı Gülşah, tıpkı Esav gibi. Baskın, batacak bir yanı yoktu. Sevgisinde sahiplenici, köleleştirici bir yan da yoktu. Esav’ın dağlara ve doğaya duyduğu sevgiyi anlayışla karşılar, nişanlasının ara sıra dağlara kaçısını ve ona ait bu alanı sorgulamaz, Esav’a tam bir güven duyardı. Esav’ın Hitit Tanrıçası…

Tıp fakültesi öğrencisi, çocukluğunu tam üzerinden atamamış Yakup ise duygularını kolaylıkla ifade etmez, kendisini hep alaycı bir tutumla maskelerdi. Kardeşinin askerden dönüşünde arkadaşlarını da eve çağırmış ve bu mutluluğu arkadaşlarıyla paylaşmak istemişti. Esav kardeşinin arkadaşlarıyla sohbet ettiği odaya girdiğinde kendiden emin genç bir ses “Aşılması en zor sınırlar insanın kendi için çizdikleridir” diyordu. Odadaki gençler asker traşlı bu gencin odaya girişiyle şaşırmışlar, nihayet Yakup’un kardeşini tanıyınca odada bir hareketlenme olmuştu. Esav biraz önceki cümlenin başını ve kendi gelişiyle engellenen devamını merak etmiş ancak konu bir daha geriye dönüş yapmamıştı. Esav ne olduğunu anlamadan gençler derslerinde yer alan karmaşık bir teori  üzerine sohbete dalmışlardı. Esav’ın son hızla konunun uzağına düştüğünü gören sevimli bir çocuk teoriyi ona da anlatmak üzere girişimde bulunduysa da, Yakup “Yaa anlamaz şimdi, kafasını boşuna şişirmeyelim” diyerek araya girmiş, Esav’ı daha da büyük bir baş ağrısından kurtarmıştı. Bir süre sonra kelimelerin içinde iyice boğulan Esav izin isteyip odasına çekilmişti.

Gülşah’la başlayan oyunbaz konuşmaları ne zaman şiddetli bir kavgaya dönüşmüştü, Esav sonrasında hiç hatırlayamadı. Herşey oldukça masumdu en başta. Kendi mutluluklarından dem vurarak, Gülşah’ın yakın arkadaşlarından birini Yakup’la tanıştırmalarını önermişti. Önceleri yumuşakça karşı çıkan Gülşah, Esav’ın ısraraları karşısında anlamlı bir neden öne sürmeden bu tanıştırma işini istemediğinigiderek daha şiddetle savunmuştu.

Esav önce kardeşini kız arkadaşına layık görmeyen Gülşah’ı sıkıştırmış ardından da onu suçlamaya başlamıştı. Böyle bir suçlamayı beklemeyen Gülşah alttan almaya çalışarak Yakup’un ne kadar yakışıklı, ne kadar zeki, ne kadar sevimli olduğundan dem vurmuş sadece doktor adayı Yakup ve arkadaşının bir araya gelemeyeceğini söylemişti. Esav birden Gülşah’ın Yakup’u tarif ederken kullandığı sıfatlar ve tonlamalara takılmış, ağızından çıkana kulak vermeden “Yakup’u kendine mi isterdin yoksa?” diye Gülşah’ın o güne dek Esav’dan duymadığı bir ses tonuyla bağırmıştı. Esav’ın hem sözleri hem de bakışları Gülşah’ı daha da savunmaya itmiş, gözleri dolarak “Ben seni çok seviyorum” demişti. Esav bundan sonra dikkatini dialoga değil kendi aklından geçenlere vermişti. “Bu yüzden mi yüksek okuldan mühendisliğe geçmem için baskı yapıyordun” diye haykırmıştı bu sefer de. Gülşah dinlenilmediğini anlamış, zaptetmeye çalıştığı sinirleri onun da kontrolünden çıkmıştı. “Kardeşini kıskanmaktan vazgeç artık, hayatını zehirliyorsun” diye bağırmıştı. İşte ondan sonrası her ikisi için de net değildi. Artık oyun, sevgililerin özenle birbirlerinin zayıflıklarına nişan aldıkları bir savaşa dönüşmüştü. Esav kardeşini ne kadar sevdiğini öne sürerek şiddetle kıskançlığı reddediyordu. Bunu duymak bile midesini bulandırmıştı.

Gülşah senelerdir kendine sakladığı yorumu bu noktada yapmasının hatalı olduğunu belli belirsiz hissediyor ancak ok yayadan çıktığından ve yaptığı stratejik hatanın geri dönüşü olmadığından en azından Esav’ı kendi gördüğü gerçeklerle yüzleştirmekte ısrar ediyordu. “Sınırlarının hepsini kardeşine bakarak çizdin  ve onların içinde giderek daha çok boğuluyorsun” demişti bir ara. İşte o anda Esav Gülşah’ı kovmuş : “Çık, çık git, bir daha da gelme” demişti. Gülşah ağlayarak defalarca Esav’ı sevdiğini söylemiş ancak Esav’ı yumuşatamamıştı.

Gülşah Esav’ın sözünün ardında bu denli durabileceğine inanamamış, ancak cevaplanmayan telefon ve mesajlarının ardından nişan yüzüğü de geri gönderilince kendisini derin bir kedere bırakmıştı.

Esav Gülşah’ın gözyaşlarının ve gidişinin ardından yine içinde o duyguların kabardığını hissetmiş, odasında geçirdiği onca zamana rağmen sakinleşememişti. Annesinin sorularını karşılıksız bırakarak nişan yüzüğünü Gülşah’a göndermesini söylemiş ve apar topar dağlara doğru yol çıkmıştı. Evden çıkarken kardeşinin gözlerinde gördüğü düşmanlık mıydı, yoksa kendi bakışlarının yansıması mıydı karar verememiş, yolda hep bunu düşünmüştü.

Küçüklüğünden beri tanımlayamadığı duygular olmuştu içinde. Onları sınıflandırmaya kalkmamış, ad vermekse aklından bile geçmemişti. Sadece unutmak istemişti. Hissetmek dahi istemediği şeyleri içinde duyduğunda hemen dağlara koşardı. Herkesten sakladığı tutkusu doğanın kendisi değildi aslında: Avlanmaktı. Peşine düştüğü canlıyı sinsice takip etmek, hileyle tuzağa düşürmek ama en çok da avının ölümünü seyretmek ve o ölümün efendisi olmak. Böylece yüzyüze gelmekten özenle kaçındığı hırçınlığı biraz olsun yatıştırabiliyordu. Ardından şehirdeki yaşamına kaldığı yerden bir aziz gibi devam edebiliyordu.

Ancak bu sefer avlanmakta dahi bir terslik vardı. Ormanın derinlikleride sessizce beklerken bunza zamandır nerede saklandığı belli olmayan bir görüntü gözünün önünden gitmiyor, görüntüyle beraber bambaşka duygular yüreğine çörekleniyordu. Esav olmadığı kadar huzursuz hissediyor, avıysa ormanın içinde kaybolup gidiyordu.

Kalabalık bir odanın köşesinde yanlız bir çocuk görüyordu. Odanın diğer köşesinde ise misafirlerin kucaklamaktan bıkmadığı diğer güzel çocuğu. Odayı sağlıklı görünüşü ve güzelliğiyle dolduran Yakup’a karşı, çelimsizliği ve silikliğiyle varolamayan Esav. Hayatının hikayesi miydi gördüğü? Misafirler gittiğinde annesinin yanına seyirtmiş, “Yakup’u sevmiyorum, o ölsün mü?” demişti. Annesi Esav’ın minicik suratına attığı tokadın ardından “Bir daha duymamayayım böyle konuştuğunu” diyerek, Yakup’un elinden tutup odandan çıkmıştı. Annesinin elini gülümseyerek tutan Yakup, dönüp kardeşine bakmıştı: Gözlerinde önceki gün evden çıkarken gördüğü bakışların aynısı.

Yakup’la mutfakta karşılıklı durmuşlardı. Bir kere daha Yakup’un iriliğinin farkına vardı. Gözlerindeki keskin bakışı gördü. Bembeyaz döşenmiş mutfakta koyu renk gözleri kinle parıldıyordu.

Mutfağın beyaz dolapları bir ışıkla aydınlanmış gibiydi. Büyükannesinin nurlu diyeceği cinsten: Gözleri kamaşıyordu Esav’ın. Dikkati dağılmasın istiyordu bir yandan da. Bu karşılaşmanın öneminin farkındaydı. Yakup’la mutlaka burada ve şimdi hesaplaşacaklardı. Koyu bir sessizlik kulaklarında uğulduyordu.

Kendi bakışlarının da Yakup’unkiler kadar keskin olduğunu umdu. O anda Yakup koşarak üzerine hücum etti. Üzerine gelen kardeşini kollarıyla yavaşça tezgaha yönlendirdi. Tezgaha çarpan Yakup biraz sersemlemiş tekrar Esav’a döndü. İkisi de birbirini ceketlerinin yakasından kavradılar. Kaçınılmaz bir hiddetle sarsıyorlardı birbirlerini. Öfkeli sesler kaplamıştı ortalığı. Ancak bir yandan da sessiz bir sinemayı izler gibiydiler. Öfkeli gözler, öfkeyle hareket eden dudakları görüyor ancak seslerden anlam çıkaramıyorlardı. Sadece kötü niyetli bir enerji yayılıyordu ikisinden de.

Yakup ceketinin yakasından tuttuğu kardeşini biraz daha yukarı kaldırdı ve tezgaha çarparak savurdu. Ardından yere düşen Esav’ı çılgınca tekmelemeye başladı. Esav canının canından çekildiğini hissetti. Nefessiz kalmıştı. Doğrulabilmek için can havliyle tezgaha uzandı. Tutunduğu çekmecenin kulpu kalkmasına yardımcı olmadı ancak çekmece açıldığında ortaya çıkan bıçak birden çözümün kendisi haline geldi. Esav bıçağı kavradı ve seri hamlelerle kardeşinin tekmelerinden kendisini kurtarıp, ayağa kalktı. Sonrasında çılgın sesler çıkararak bıçağı kardeşinin göğsüne sapladı. Mutfağın ne denli beyaz olduğunu, aslında herşeyin beyaz olduğunu, ancak kardeşinin göğsünden fışkıran kanın, ödeşmenin renginin kırmızı olduğunu farketti. Açık çekmeceden başını uzatan annesi “Sen benim biricik oğlumsun” dedi.

Rahatsız çadırında uyandğında ömür boyunca hissetmediği denli mutluydu. Kendisini bu denli mutlu edenin ne olduğunu anlayamadı. Rüyasını hatırlamaya çalıştıysa da göz kamaştıran bir aydınlığa yayılmış,sınırlarından dışarı taşmış şekilsiz kırmızıların dışında birşey çıkaramadı.

En sonunda düşünmeyi bırakıp sadece kendisini kabul etti.


İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: