Nemrut – Süphan – Ağrı Dağı Çıkışı – Beşinci Gün

20 09 2012

Güzel bir uykunun ardından güne dinlenmiş başladım. Kahvaltının ardından toparlanarak 4.200 kampı için çıkışa başladık. Gerçek programımızda bu çıkışın sonunda orada kalacaktık ancak Süphan çıkışını gerçekleştiremediğimizden bugünkü aktivitemiz sadece bir aklimitizasyon aktivitesi olacaktı ve geri dönecektik.

Aklimitazisyon, iklime -burada yüksekliğe- uyum sağlamak demek. Deniz seviyesi civarında yaşayan bizlerin soluduğu havadaki oksijen oranı ile yükseklere çıkıldıkça soluduğumuz havadaki oksijen oranı arasında önemli fark bulunuyor. Bu farkın 2.100 metre itibari ile kandaki oksijen oranını etkilediği söyleniyor. 8.000 metre üzeri içinse “Death Zone” deniyormuş. İşte bu değişikliklerin yaratacağı olumsuz etkileri ortadan kaldırabilmek, vücudun yeni düzene adapte olabilmesi için yüksekliklere alışılarak çıkılıyor. Bizim Nemrut ve planlanan Süphan çıkışlarımız da aslında bu alışma sürecinin bir parçası. 3.200m kampında geçirdiğimiz gece, 4.200 metre kampına yaptığımızı bu ziyaret gibi.

Yürüyüşümüz yine neredeyse yavaş diyeceğimiz bir tempoda başladı. Ancak 3.200 kampına kadar olan yürüyüşten oldukça farklı bir hal aldı. Öncelikle bitki örtüsü bir süre sonra ortadan kalktı. İkincisi de mesafe kat etmekten çok, daha çabuk yükseldiğimiz bir etap oldu.

Yine ara ara molalar verdik ve bir meyve, bir avuç kuru üzüm gibi şeyler atıştırdık. Suyu daha önce söylediğim gibi sırtımda taşıdığım çantadan direk içebilmem büyük bir rahatlık oldu. Yükseklere çıktıkça eğimi, aşağıdaki muhteşem manzarayı ve üstüne çıktığımız bulutları farketmek çok güzeldi.

Çıkışta bahsetmek gereken konulardan bir tanesi de sanırım giyim : Ben bol katmanlı bir seçimle çantamı hazırladım. Aldıklarım ince ancak teknik malzemelerdi. Bir atlet kıvamında içlik, bir uzun kollu daha kalınca içlik, içi polarlı ancak yine ince üst katman, polar, nefes alabilen t-shirtler (götürdüğüm tüm t-shirtler antrenmanlarımda kullanabildiğim ve nefes alabilme kapasitesinden en memnun olduğum t-shirtlerdi) ve wind-stopper (rüzgarı kesen) ceket. Temel olarak tüm bunlar beni idare etti. Ancak önemli bir detayı atlamışım. Çıkış için teknik ceket. Çantamı elimdeki listeye bakarak hazırlamama karşın nedense wind-stopper’ı çantaya aldıktan sonra teknik ceketi koymamışım. Doğubeyaztı’ta yerel rehberimiz aracılığı ile neredeyse her şeyi kiralayabildiğimizden bu konuyu konuştuk. Ancak yanımdaki wind-stopper gerçekten iyi bir ceket olduğundan kiralamama kararı alarak çıktım dağa.

Dağda çıktığımız yolu, sürekli ve hızla yükselen dar bir patika olarak hayal edebilirsiniz. Çıktığımız noktalarda aşağısını oldukça tepeden görürken, yukarıya baktığımızda ne zirveyi ne de gideceğimiz noktayı görebiliyoruz. Görüş alanımız dik yükselen taşlar ve sonra gökyüzü.

Dağdan inenler, dağa çıkanlar, yük taşıyan atlar hep bu tek, ince patikayı kullanıyor. Yolun trafiği hiç fena değil. Çoğunluk bizim gibi -kalmak üzere çıktığında- ana çantalarını atlara taşıtıyor. Nadiren gördüğümüz Alpinistler, yemeklerinin de içinde yer aldığı çantaları kendileri taşıyorlar. Rehberimizin bize verdiği bilgi yaklaşık 5.000 kişinin her sene buraya geldiği. Bunların ise sadece %10′unun yerel turist olduğu şeklinde.

Ve nihayet 4.200 kampı denilen biraz daha aşağısından başlayarak farklı, bulabildikleri her düz alana çadırların atıdldığı farklı teras katlardan meydana gelen kampa vardık.Bugün tek amacımız buraya çıkmak, bir şeyler atıştırarak biraz vakit geçirmek ve tekrar inmekti.

4.200 kampında karlarla karşılaştık, 3.200 kampına göre gerçekten de alan açısından çok daha az konforu olduğunu gördük. Bir de tabii pis olduğunu. Alan kısıtlı olduğundan tuvalet meselesi için kimse çok fazla uzaklaşmaya gerek görmeden ihtiyaçlarını karşılamıştı. Bu da ortalığı fena batırmıştı. Bizde henüz açık hava sporları çok yaygınlaşmadığından, önemle sahiplenilerek uygulanan çevre kuralları yok. Patagonya’da durum çok daha farklıydı. Bu konuya diğer yazılarımda anlatacağım.

Buna rağmen bu kampın vahşi hali benim çok hoşuma gitti. Kendimi gerçekten Ağrı’da hissettim. Bu neden böyle oldu tam anlatmak mümkün değil. Ancak ilk defa derinden, çiçeksiz böceksiz de, kendi halindeki bu görkemli taşlarında da tam doğanın kendisi olduğunu anladım.

Bir süre sonra aşağıya inmeye başladık. İnişimiz çok nizami olmadı. Daha tempolular öne geçerken, bir kısım arkada kaldı. İniş çok daha kısa ve kesinlikle daha dikkatsiz ve kesinlikle daha zordu. Hem dizlere binen yük, hem ayakların bot içinde hareketinin yarattığı sürtünme ve botun önüne çarpan ayak tırnaklarında oluşan sıkıntılar, hem de kayma ve kaza riski. Ben bir kaç defa kaydım ancak hepsi tehlikesiz, toprağa yumuşakça düştüğüm maceralar oldu :-)

Kampa varışımızın ardından, matımı biraz güneşe karşı uzanmak için çadırımın önüne çıkarmıştım ki şidddetli bir yağmur başladı. Ben de çadırımda kitap okuyayım dedim. Ancak yağmur çadırın üzerinde o denli şiddetli bir gürültü yaratıyordu ki, var olandan çok daha şiddetli bir fırtına var gibiydi.

Bir süre sonra hepimiz yemek çadırında toplandık, yine şarkılar türküler eşliğinde eğlendik. Ertesi gün 4.200′e tekrar ancak bu sefer kalmak üzere çıkacaktık.

About these ads

Actions

Information

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s




Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers

%d bloggers like this: